• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/MustafaOzsimseklerhocaefendi
  • https://www.twitter.com/mozsimseklerr
Nur Pınarı
Mustafa Özşimşekler İle Nur Pınarı
Cumayı Beklerken
Mustafa Özşimşekler İle Cumayı Beklerken
Facebook

Sünnet İnkârcılarına Cevap 3

Bu konuyu izâha geçmezden evvel, öncelikle şunu ifade edelim ki; Allâh-u Teâlâ’nın, emir ve yasaklarını peygamberler aracılığı ile kullarına duyurması nasıl ki bir âcizlik ve eksiklik değilse, sünnetin varlığı da kesinlikle Kur’an’ın eksik ve yetersiz olduğu anlamına gelmez. 

Elbette Kur’an’ı Kerim’in gayet açık ve anlaşılabilir olduğu bir hakikattir. 
 Ancak Onun muhatapları olan biz insanoğlunun anlayış seviyeleri farklı farklı olduğundan, Onu herkesin aynı şekilde doğru olarak anlayıp kavrayabilmeleri imkansızdır.  Ayrıca, mesele sadece âyetin manasını lugat olarak anlamak değildir, zira Ashâb-ı kirâm’ın pek çoğu Arap idiler ve Arapçayı da gayet iyi biliyorlardı. Hal böyleyken nâzil olan âyetlerin ne demek istediğini, onunla Mevâ Teâlâ’nın ne murad ettiğini Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’e sorup öğreniyorlardı. 


Dolayısıyla vahiyle gelen emir ve nehiylerin hayata nasıl tatbik edileceğini, Mevlâ Teâlâ’nın bununla muradının ne olduğunu izah etmek; pratikte kim, neyi anlamak ihtiyacında ise bunu ona anlatmak ve iyice anlaşılması için de açıklamak lazımdır.Peki bu açıklamayı kim yapacak?  

Elbette en doğru ve en güzel açıklamayı, hiç şüphe yok ki Kur’an’ı bizlere tebliğ eden Allah’ın elçisi yapacaktır. Nitekim Allâh-u Teâlâ: "İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için, Sana da bu Kuran'ı indirdik.".(Nahl süresi 44) buyurmuş ve Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in Kur’an’ı açıklama görevini beyan etmiştir. 

Şayet Kur’an’ı kerim’i herkes apaçık bir şekilde ve doğru olarak anlayacak olsaydı, Peygamber Efendimiz’e Kur’an’ı açıklaması emredilir miydi? Böyle bir emir olduğuna göre, böyle bir zarûret var demektir. Daha doğrusu Kur’an’ın kendisi böyle bir zarûrete işaret etmektedir. 
  

Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Kur’an’ı açıklamakla vazifeli olunca doğal olarak Ona başka meziyetlerin verilmesi, diğer insanlara verilmeyen bazı bilgilerin de bildirilmesi lazımdır ki, bu da Hadis ve Sünnettir. Bununla alakalı olarak Mevlâ Teâlâ: "Nitekim kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitabı ve Hikmeti getirip size bilmediklerinizi öğreten bir Resül gönderdik." (Bakara: 151) buyurmaktadır. 

 Ulemânın ekserisi; "âyeti kerimede geçen Hikmet Kur'an'dan ayrı bir şeydir ki, o da Sünnettir." demişlerdir. İmâm-ı Şâfî (Rahimehullah): "Allâh-u Teâlâ bu âyet-i kerimede Kitabı zikretti ki, O Kur’an’dır. Hikmeti de zikretti ki, o da Resûlü’nün Sünnetidir."buyurmuştur.  Bir Hadisi şerifte Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Şunu kat’i olarak biliniz ki, Bana Kur'an ile birlikte, onun bir benzeri (sünnet) de verilmiştir.

"
 Yine bu manayı teyid babında İmâm-ı Beyhekî, Hassan b. Atiyye’den şu rivâyeti nakleder: "Cibril (Aleyhisselâm), Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’e Kur’an’ı indirdiği gibi Sünneti de indiriyordu. Kur’an’ı öğrettiği gibi Sünneti de Ona öğretiyordu." (Dârimî, Mukaddime: 49)  Kur’ân’ın kaynağı vahiy olduğu gibi, Sünnet’in kaynağı da vahiydir. 

Sünnetin manası Peygamber Efendimiz’in kalbine ilka edilerek ağzından çıkan sözler devamlı surette ilâhî kontrole tabi tutulmuştur. Şayet bir yanlışlık söz konusu olacak olsa, Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) hemen ikaz edilerek uyarılmış ve hataya düşmekten korunmuştur.
 Nitekim âyeti kerimede: "O kendi hevesine uyarak söz söylemez. 

Onun konuşması ancak bildirilen vahiyledir." (Necm: 3,4) buyurulmasıda, Peygamber Efendimiz’in ilâhî kontrol altında olduğunu açıkça ifade etmektedir. 
 İmam Şafii (Rahimehullah): "Bütün sünnetler Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in kalbine ilka edilmiştir. O’nun Sünneti, Allah’ın onun kalbine ilka ettiği hikmetten ibarettir. 


Onun kalbine ilka edilenler Onun Sünnetini oluşturur" (Eş-Şafii, er-Risale (Mısır, 1358/ 1940; Tahkik: Ahmed Muhammed Şakir), s. 92-93.) buyurarak, sünnetin vahiy sınırları içerisinde olduğunu ifade etmiştir. 
 Evet Sünnette, Kur’an gibi vahiy mahsulüdür. Ancak şöyle bir fark mevcuttur. Kur’ân vahy-i metluv, Sünnet ise; vahy-i gayri metlüvdür. (Nazmı mu‘ciz değildir ve Kur’an âyetleri gibi namazda tilavet edilmez.)  İbn Hazm der ki: Kur’an ve sahih hadis birbirine bağlı olup Allah’tan olma bakımından aynıdırlar; itaat edilmesi gerektiği açısından da, ikisinin hükmü aynıdır. 

(İbn Hazm, Ebu Muhammed Ali b.Ahmed, el-İhkam fi usuli’l-Ahkam, tahk. A.M.Şakir, Beyrut 1983, c. I, s.96-98.) 
 İbn Hazm, "Onun konuşması ancak bildirilen vahiyledir." (Necm: 4) âyetini delil getirip sünnetin vahiy mahsulü olduğu hakkında şöyle demiştir: "… Bu suretle Hz. Peygamber’in dinle ilgili bütün sözlerinin vahiy olup, Allah’tan geldiği doğruluk kazanmaktadır, bu hususta hiçbir şüphe yoktur" (İbn Hazm, el-İhkam fi Usuli’l-Ahkam,c.I, s.121) Medine’de bir sene kıtlık olmuştu. 

Bu sebeple aşırı pahalılık başgösterince Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)e gelerek: 
 - Ya Resülellah bize narh koy, dediler. Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:  Allah-u Teâlâ, emretmediği bir sünneti sizlere hüküm olarak koymamı Benden istemiyor. Bu sebeple O’nun lütfu kereminden (duâ ederek) bunu isteyiniz.
 
(Kenzul Ummal: IV/103)
 Abdullah b. Amr (Radıyallahü Anh) şöyle anlatır:  "Peygamber Efendimizden işittiğim her şeyi yazıyor ve onları ezberlemek istiyordum. Ashâb-ı kiram beni bu işten menettiler ve:- Sen Resûlullah’dan her işittiğini yazıyorsun, halbuki O’da bir insandır.  Sükûnet halinde olduğu gibi gadap halinde iken de konuşmuş olabilir, dediler. 

Bunun üzerine ben de yazma işini bıraktım. Sonra onların sözünü Efendimiz’e anlatınca, bana: 
 - Yaz! buyurdu ve mübarek ağzını işaret ederek devam etti:  Nefsim yedi kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, buradan Haktan başkası çıkmaz! (Darimi, Mukaddime: 43, Müstedrek: 1/104 İbni Hanbel Müsned 10/21) Tüm bunlardan anlaşılan odur ki; Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) in bütün hareket noktasının kaynağı vahiydir.
 
Onun sözleri ve yaşama biçimi günahlardan, yalan ve yanlıştan, lüzumsuz fazlalıklardan uzak, Mevlâ Teâlâ’nın gözetim ve denetiminde olmuştur. Böyle bir şahsiyetin hayat tarzı olan sünnete sarılmak ve yaşamak, elbette dinin ta kendisidir. Bu durumda sünnet olmadan bir müslümanlık düşünülebilir mi?!
 Rabbimiz Kitabıyla beraber elçisini de gönderdi ki, bize Dinimizi öğretsin, âyetlerdeki asıl maksadı açıklasın. 

Böylece bir takım keyfi teviller yapılmasının önü de kesilmiş olsun. Nitekim Hz Ali (Radıyallâhü anh), Hariciler tâifesiyle münazara etmesi için Abdullah ibni Abbas (Radıyallâhü anhümâ)yı göndermiş ve ona şöyle demişti: 
 - Git onlarla mücadele et! Onları kitaba ve sünnete çağır! Fakat onlara Kur’an’dan delil getirme. Çünkü âyetlerin pek çok manalara ihtimali vardır. Ancak onlarla sünnetten delil getirerek tartış, dedi. 

Bunun üzerine İbni Abbas (Radıyallâhü anhümâ): 
- Ey Mü’minlerin Emiri! Ben, Allah’ın Kitabı’nı onlardan çok daha iyi bilirim, çünkü Kur’an bizim evlerimizde indi, deyince Hz. Ali (Radıyallâhü anh) buyurdu ki:  Doğru söylüyorsun ama Kur’an bir çok manalar taşıyan ve bir çok yönleri bulunan bir kitaptır. O bir şey der, onlar da bir şey der. (yani Allah’ın âyetlerini kendi kafalarına göre tevil ederler de ağızları kapanmaz.)
 
Lakin sen onlara sünnetten delil getirirsen, o zaman kaçacak yer bulamazlar, (hadisler âyetlerin tefsiri mahiyetinde olduğundan, onlar vasıtasıyla Kur’an’ın maksadı anlaşılır, böylece sana karşı konuşacak halleri kalmaz) buyurdu. 
 Nitekim İbni Abbas (Radıyallâhü anhümâ) onların karşısına çıktı ve Haricîlerle tartıştı.
 
Sünnetten deliller getirerek münazara etti. Ve sonunda onların elinde hiçbir delil kalmadı. (Suyutî, Dürül Mensur: 1/40) 
 İmâm-ı Şâfî (Rahimehullah): "Allâh-u Teâlâ, vahiy olmayan hususlarda Resûlü’nün sünnetine uyulmasını vahiyle farz kılmıştır. Kim Onun sünnetini kabul ederse Allah’ın emrini kabul etmiştir." buyurarak şu âyeti kerimeyi okudu: "Kim Resûle itaat ederse, andolsun Allah'a itaat etmiş olur

." (Nisa süresi 80) 
 Buhârî ve Müslim İbni Mesud (Radıyallâhü anh)’dan şöyle rivâyet ederler: "Dövme yapana ve yaptırana, güzelleştirmek için kaşlarını yolana, dişlerini inceltene, Allahın yarattığı şekli değiştirenlere Allah lanet etsin" İbni Mesud (Radıyallâhü anh)’ın bu sözü, Ümmü Yakub denilen bir kadına ulaşınca, o kadın kalkıp geldi ve dedi ki: - Bana gelen habere göre şöyle şöyle demişsin. İbni Mesud (Radıyallâhü anh)’da:  - Resûlüllah’ın lanet ettiğine ben niye lanet etmeyeyim ki, hem Kur’an’da da bu husus geçmiyor mu? deyince, kadın Kur’an’ı kastederek:  - İki kapak arasını okudum fakat bu dediğini bulamadım, dedi. 


Bunun üzerine İbni Mesud (Radıyallâhü anh):
- Kur’an’ı okumuşsan onu bulmuşsundur. Sen Kuranda "Peygamber size neyi verdiyse onu alın, neden de yasakladıysa ondan sakının" (Haşr sûresi 7) âyetini okumadın mı?! - Okudum. - Hah işte Resûlüllah (benim saydığım) şeyleri yasaklamıştır (Buhari, Libas: 82, 84-85, 87, Müslim, Libas 120, Tirmizi: Edeb: 33) Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)in: "Kur’an’ı Abdullah İbni Mesud’dan öğreniniz" buyurduğu yüce sahabi, Kur’an’ı işte böyle anlıyor…  İmâm-ı Azam Ebu Hanife hadis dersi yapıyordu.
 
Bir adam gelerek: 
 - Bırak şu hadisleri ey imam. Bize Kuran oku! dedi. İmâm-ı Azam: - Şayet sünnet olmasaydı, bizden kimse Kuranı anlayamazdı, dedi, sonra adama:  - Maymun etinin harâmiyetine dair Kurandan delilin var mı? diye sorunca, adam şaşırdı kaldı. Bunun üzerine İmâm-ı Azam: - Sen ne dediğinin farkında değilsin. Hadis olmadan ilim talep edenler fitne ve fesat yayarlar! buyurdu.  Ümeyye bin Abdullah bin Halid, Abdullah İbni Ömer (Radıyallâhü anhüma)'ya dedi ki: "Kuranı Kerimde hazerde ve korku halinde namazın nasıl kılınacağını buluyoruz. 

Fakat sefer namazını bulamıyoruz." İbni Ömer (Radıyallâhü anhüma) şöyle cevap verdi. "Ey kardeşimin oğlu! Biz hiçbir şey bilmezken Allah bize Hz. Muhammed'i peygamber olarak gönderdi. Biz Onu nasıl yaparken görmüşsek, onu öylece yaparız" (Nesei Taksîru's-salat 3/117, İbnu Mace 1/339, Hakim, Müstedrek 1/208)
 Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Allah’dan gelen vahyi sadece tebliğ etmekle kalmıyor, Kur’an’da teorik olarak bulunan emir ve nehiylerin, pratik hayatta nasıl tatbik edileceğini de bizzat açıklayıp öğretiyordu. 

Nitekim Selman-ı Farisî (Radıyallâhü anh)'a bir müşrik gelerek, biraz da alaylı bir eda ile şöyle dedi: 
 - Görüyorum ki dostunuz Muhammed, size her şeyi ama her şeyi, hatta helaya nasıl oturacağınızı bile öğretiyor?Selman-ı Farisi, büyük bir ciddiyetle:  - Evet, gerçekten de öyle, diyerek onu tasdik etti ve Peygamberimizin tuvalet âdâbıyla ilgili tavsiyelerini bir bir sıraladı. 

(Müslim, Tahare 57-58) Gerçekten de Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) adeta bir baba gibi ümmetine her konuyu öğretmiş, bizlerin izzet ve şerefine yakışır davranışları tek tek göstermiştir. Bu meselelerde "küçük işlerle meşguliyet" gibi bir basitlik değil, en küçük ayrıntıyı bile ihmal etmeme derecesinde bir ciddiyet ve hassasiyet vardır. 

İşte Selman-ı Fârisî (Radıyallâhü anh), aklınca Kendisiyle alay etmek isteyen "Bir peygamber de böyle şeylerle uğraşır mıymış?" demeye getiren o devrin çağdaş geçinen müşrik kafasına, bu gerçeği bütün sâfiyeti ile böyle haykırıyordu:
 Evet, O bize herşeyi öğretiyor!!! Kişilerin, kendi şahsî kanaatleri veya aklî tercihleri sebebiyle sünnete muhalefet etmesi asla caiz değildir. 

Böyle davrananların sûi âkıbetlerinden korkulur. Zira bir şahıs İmâm-ı Mâlik’e gelip bir mesele sorunca ona: "Resûlüllah bu hususta şöyle buyurdu." diye cevap verdi. Soruyu soran "Peki şöyle olsa olmaz mı?" deyince İmamı Malik: "…Onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.

"(Nur: 63) âyetini okudu:
 Bir başka âyeti kerimede Mevlâ Teâlâ şöyle buyuruyor: "(Habibim) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, Bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın" (Ali İmran:31) Bu âyeti kerime Peygamberimizin söz, fiil, takrir gibi bütün sünnetlerinin, kat’î birer hüccet oldukları konusunda apaçık bir delildir. Zira âyette "Allah’ı seviyorsanız Kur’an’a veya Allah’ın emirlerine uyun" denmeyip özellikle "Resûlüllah’a tâbi olmak" emredilmiştir ki, bu çok önemlidir. 

 Allah’ın sevgisine mazhar olmak ve günahlarımızı affettirebilmek de, âyetin ifadesi üzere Resûlüllah’a itaatten yani Onun sünnetine uymaktan geçmektedir. Aksi halde, Allah’ın sevgi ve mağfiretinden mahrum kalınır ki, bu ne büyük bir felaket ve ne büyük hüsranlıktır. İmam Malik, Sünneti Nuh (Aleyhisselâm)'ın gemisine benzetmiş ve "Kim ona binerse, kurtulur, kim binmezse boğulur" buyurmuştur.Tabiûn müfessirlerinden Dahhak ibni Müzahim ise şöyle demiştir;  "Cennet ve Sünnet, ikisi de kurtuluş limanıdır. Ahirette cennete giren, dünyada sünnete sarılan kurtulur."

 Fî Emanillah!

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam8
Toplam Ziyaret56445
Resmi Hesaplar
Mustafa Özşimşekler Hocaefendi Resmi Facebook HesabıMustafa Özşimşekler Hocaefendi Resmi Twitter HesabıMustafa Özşimşekler Hocaefendi Resmi Instagram Hesabı

Mustafa Özşimşekler Hocaefendi Resmi Youtube Kanalı
Mustafa Özşimşekler Hocaefendi Resmi Web SitesiMustafa Özşimşekler Hocaefendi Resmi Web Sitesi
Nur Pınar'ı MP3
Nur Pınarı Mp3
Saat
Takvim
Site Haritası